4 Aralık 2011 Pazar

Ümitsiz

Kafasını kaldırdı; kel, ağlak suratlı bir bina yükseliyordu. Gökle ne alıp veremediği var diye düşündü bir an. Alnına toplanmış kirli teri sildi, kravatını düzeltti, derin bir nefes aldı. Kapıda ki güvenlikle göz göze geldi: "Buyrun?" dedi. "Saat 2'de Yaprak Hanım ile görüşmem vardı.". "Buyrun, resepsiyonda ki arkadaşlar yardımcı olurlar.". Döner kapıya yöneldi, tam giriyordu kapı önünde  bir tut attı. Tam sırasıydı geçmenin, vazgeçti. Geri döndü. Güvenlikle göz göze geldi. Bir şey demeden karşıda ki büfeye hızlı adımlarla ilerledi. "Hoşgeldin ağabey"e iki goralı bir ayran söyledi, afiyetle yedi. Saatine baktı 2'yi 25 geçiyordu. Hesabı ödedi, çıktı. "Acaba..." diye düşündü. Kafasını kaldırdı; kel bina sırıtıyordu: "Yine görüşeceğiz...". "Görüşeceğiz..." dedi kendi kendine ve sokağın aşağısına doğru yola koyuldu.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Viva La Vida (:

Bir kadının sesi çalındı kulağıma
Baktım ürkek biraz masumca
Dudaklarında aradım yalnızlığımı
Kalbi çarparken yavaşça
İndim aşağılara önce
Sonra döndüm en başa
Bir kadının sesi çalındı kulağıma
Baktım yırtıcı biraz kaşarca
Ayaklarının dibinde aradım özgürlüğümü
Kalbi çarparken hızlıca
Çıktım yukarılara önce
Sonra dönülecek gibi değildi en başa
Kaçtım topuklarım götüme vura vura
Bir kadının sesi çalındı kulağıma
Dönmedim bir daha ardıma
VİVA LA VİDA!

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Ta ki

Unutlursun bir köşede çocuk
Oynamaktan sıkıldığın bilyelerin
Göz kırparken usulca sana
Üstün toz tutar, küf kokar ellerin
Ne tazeliğini yitirirsin ne cezbin
Merakla beklenen olur
Sen yaşamazsın da
Farkınsız nefesin yaşar
İnatla, gururla, dimdik
Çakılırsın yere, yerde ki enkaz
Oynadığın saklambaca ebedir
Ve kör ebenle başlamıştır her şey
Sayı saymaktan bile acizken
Dizlerin titrek
Ardınca koşmalara benzemez
Peşinde sürüneceklerinin
Oyun bozana emanet edilmiş hayallerin
Senden habersiz, gözlerini bile yummadan
Dağılıp giderler
Elinle yakalamaya çalıştığın
Yıldızlarlar kadar yakındır
Yaldızları bozguna uğramış
İşte böyleyken böylece
Cebi delik ve sümüklü
Unutulursun bir köşede çocuk
Ta ki
Annen eve çağırıncaya kadar.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Ala


Garip bir havadayım
Kendi tavımda
Bir acaipliklerde
Sen anlamaz
Görmez ve duymazsın
Ben kavrulurken yağımda
Bir haber
İki lobuma
Boş bir hitapsın
Oh ne ala
ne ala...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Karabatağın tüneği

Sahilde ki banktayım yine
Ne karışanım ne görüşenim benle
Ne bir selamı ne bir sabahı bekliyorum
Sadece bakıyorum uzaklara
Uzaklarda bir karartı
Ufka yakın bir karabatak olsa gerek
Bir tüneğin içinde
Sanki gururla kaldırmış gagasını havaya
Aklımda sen karşımda karabatak, şimdi
Demeye kalmadı
Ansızın havalandı karabatak, tüneğinden
Kalkmam bir oldu banktan
Elimde senden geriye benle
Ve dibini bana bıraktığın şarapla
Dizlerim yer çekiminin etkisinde
Önce sağa yalpalandım sonra soldan
İlerledim karabatağın tüneğine
Tünek denizin ortasında
Ben karanın sonunda
Bu iş böyle olmaz dedim
Gözlerim bir miçonun ilk deniz macerası
Başladım yüzmeye
Ben ilerledikçe tünek,
Şafağı bekleyen güneş kadar yakındı
Keşke karabatak olsaydım
Hem yüzer hem uçar hem de yürümezdim
Yoruldum,
Sırtüstü uzandım yüzüstü düşüncelerime
Ve bıraktım kendimi dalgalara
Dalgalar  bana rehber oldu
Ben dalgalara sadece yük
Ama şikayetsiz ve cefakardılar
Götürdüler beni, bir kuş tüyünü havada süzercesine
Vardım.
Şimdi tüneye bilir miyim bu tüneğe
Karabatak beni görür mü
Geri gelir mi
Sahilde bankta oturan bir adam beni fark eder mi
Siktir et, ederse bir etmezse iki
Tünek de tünek hani
Kuş sütü beklentimi saymazsak
Yok yok
Sen de dahil

9 Ağustos 2011 Salı

Bir Pazar Sabahı

Bir Pazar sabahı kapının önünde
Sen daha uyanmamışken bilmem kaçıncı uykundan
Bir kedi ağlaması kadar tiz ve derinden
Kulak paralayan
Sağır edemeyen
Bir gürültü kopuyor, ürperiyorsun
Battaniyeyi çekiştiriyorsun koynuna
Koynun hala ben kokuyor
Senden habersiz
Hala sıcak, nemli ve pürüzsüz
Hala hiç keşfedilmemiş kadar bakir
Gözlerimde bir tedirginlikle
Almış başımı gidiyorum sanki sana
Kar beyaz bir kan gölünde
Yüzmenin tatlı telaşı gibi
Ellerimde hissetmek için can atıyorum
Süzülüşünü bedenimde
Gün ışığı dolarken odana
Yavaş yavaş aralıyorsun gözlerini
Ben giderek kaybolurken şimdi düşünde
Yalnızlığını hatırlıyorsun yeniden
Ve en doğal hakkını kullanmak istiyorsun
Unutmayı, unutulmayı
Arkanı dönüp yeniden uykuya dalman bir oluyor
Koynunda battaniyen ve benle
Benden habersiz
Bir Pazar sabahı

7 Ağustos 2011 Pazar

Düş

Unutmak,kolaymış. Unutmamak ise daha kolay. Baktım ikisi de sıktı. Zoru seçtim: düşünmemeyi.

12 Temmuz 2011 Salı

kelimelerim tükendi

benim sana söyleyecek kelimelerim tükendi
ne fark eder
şimdi sana şiirler yazsam
ne fark eder
haykırsam bağırsam
ağlasam nefesim tükenene
dilim körelene kadar anlatsam
ne fark eder
sen anlamamazlıktan geldikçe
anlasan da
bilsen de
sen de
beni
hadi boşver
ne fark eder
sen anlamamazlıktan geldikçe
benim kelimelerim
yoluna serilmiş göstermelik bir kırmızı bir halıdan
yarın solacak koparılmış kırmızı bir gülden
kurumuş kırmızı kandan
öte olmayacak
ve yitip gidecek
görmezden gelinecek işte
işte bu yüzden
benim sana söyleyecek kelimelerim tükendi

5 Temmuz 2011 Salı

Göz Dalması

Gözleri açık uyuyanlar sokakta
Kimisi yürüyor özgürlüğüne
Kimisi patlıcanın kilosundan dertli
Kimisi kimsesiz ve sessiz
Bir deri bir kemiğe bürünmüş
Gözleri gri bir parlaklıkta
Güneş yakarken derilerini
Geçerler karşıdan karşıya
Kırmızı ışığa takılmadan
Kırmızı aşığa hiç bakmadan
Yarın ellerine bulaşmış bile
Hangi sabun temizler
Hangi yağmur süpürür
Lacivert kan
Kırmızıya hiç çalar mı
Gözleri açık uyuyanlar
Hiç soru sorar mı
Kimisi sorar belki
Kimisi sormaz
Sokağın köşesinde bir korna sesi
Tez bir çığlıkla düetti
Ve kuşlar uçuştu
Gökyüzüne kavuştu kanatları
Gözleri açık uyuyanlar
Kaçıştılar
Kimisi sağa
Kimisi sola
Lacivert kan
Kırmızıya hiç çalar mı
Gözleri açık uyuyanlar
Hiç soru sorar mı

3 Temmuz 2011 Pazar

gideceksen şimdi

gideceksen şimdi git
yarını bekleme 
dünde kalmadan
göz kırparak güne
gideceksen şimdi git
bakma gözlerime
bir söz daha söyleme
nefes alırcasına 
öylesine git
sessizce
ne bir söz kalsın ardından
ne de yazılmamış bir cümle
gideceksen şimdi git
mağrur bir gece gibi
doğması beklenen bir güneş
ya da son kadehmiş gibi bit
gideceksen şimdi
şimdi gideceksen
hadi durma git
git

28 Haziran 2011 Salı

Bitmesin Derken

Ne acıdır güzel olanın bitmesin derken bitmesi
Kim uyanmak ister harika bir rüyanın tam ortasında
Ya da dönülür mü bir yıl beklenen tatilden apar topar
Daha tam dinlememişken
Erken kalkmakta neymiş dostların olduğu rakı sofrasından
Bitirmemek mi sonunu deli gibi merak ettiğin filmi
Ya  kapanması yorgunluktan gözlerin kitabın en heyacanlı yerinde
"Tabağındakileri bitirmeden kalkma" demedim mi ben sana
Arkandan ağlatmasana
Neyse daha neler sayılır kim bilir
Bitmesi istenmeyen güzelliklerin uzun listesi ruhumda
Ama olmuyor işte
Sonunu getirme isteği içimde kıpır kıpır mesela bu şiiri de
Yanisi
Üzgünüm sevgilim
Evet bu da bitecek her güzel şey gibi
Ve her kilişe kadar normal karşılanacak az biraz zaman sonra
Alışmışız bir kere kudurmuştan beter olmaya
Ee o zaman bitsin şimdi
Bitmesin derken biten güzelliğim
Bitti.

17 Haziran 2011 Cuma

aşk üzerine iki kelam

Aşk üzerine iyi yönden de kötü yönden de çok şey söylenmiş ve yazılmış sıradan insanlardan tutun büyük şairlere, filozoflara kadar. Sıradan bir küçük olarak benim de iki kelam etmeye hakkım vardır diye düşündüm. Ve şöyle ki:

İyi olarak; iyi ki var.
Kötü olarak; hasiktir.


Ziyade olsun.Hadi kaçtım...

14 Haziran 2011 Salı

Kategori

Otobüsten iner inmez kirpiklerinden içeri bir bıçak gibi saplandı güneş. Karşısına bakmaya imkan yoktu, ayaklarına baka baka devam etti. Her zaman buluştukları yere gelince,durdu. Gölge bir yer aradı, buldu. Beş dakika gecikmişti lakin beklediği kişi gelmediği için sorun yoktu. Beklemeye başladı. Beklerken, insanları izledi. Kafasında izlediği insanları düşündü, hepsi çeşit çeşit kategorilerdi sanki. Sınıflandırılmayı bekleyen ayrı ayrı ama aynı insanlar. Yürüyen insanları, kendisi gibi bekleyen insanları, telaşlı insanları, bezmiş insanları, satıcı insanları, alıcı insanları ve insan olmayan insanları izleyip durdu. Her insanı farklı bir kategoriye soktu, çıkardı. İzledikçe dakikalar geçti, dakikalar saate dönüşürken, insanlar izlenilirliklerini yitirdi. Elini telefonuna götürdü, aradı. "Aradığınız kişiye şuan..."ı duyar duymaz kapadı. Anladı, gelmeyecekti. Gölgeli yerden çıktı, sırtını güneşe verip yavaş adımlarla yürümeye başladı. Ve düşündü, acaba ben hangi kategorideyim diye.

12 Haziran 2011 Pazar

Deh Öküz Deh! Çüş Öküz Çüş!

Çocuklarımızın, torunlarımızın yarın okuyacağı tarihi bir günü yaşıyoruz. Ve biz gözümüzün önündeki tarihi, hızla geçen bir trene bakan öküzler gibi izlediğimiz sürece. Ceddine sitemli küfürler savuracak gelecek nesillerimize özür dileme fırsatı bile bulamayacağız, mezarlarımızda. Öküz geldik öküz mü gideceğiz?!... 

zaman üzerine zamansız bir yazı

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
Yıl.
Yok hayır öyle yaşlanmışım,bir çeyrek asırı devirmişim triplerine girmeyeceğim(yine de bir çeyrek asırı devirmek deyince gerçekten çok büyük bir zaman dilimi gibi geliyor.). Benim tek anlayamadığım hangi ara geçti bu 25yıl. Ulan ben daha dünümü bitirmemiştim ki bugün yarınımı çoktan tüketmiş olayım. Çok afili gözüktüğüne bakmayın bu cümlenin efenim. Biraz düşünürseniz çok da mantıksız gelmeyecektir. Bu tamamen dün gibi hatırlamak her şeyi ve yarını planlarken yarın dediğinin çoktan bitmiş olmasıyla ilgili, saçma bir durumdur. Bu hıza ne gerek var ve neden bu koşu halen anlayabilmiş değilim. Daha 25 saydım, bunun 50'si 75'i(100 kesin olmaz,öyle bir gazım yok zaten) olur mu bilmiyorum lakin olacağı gün yani "yarın" bana "dün" gibi gelecek. Ve ben, bunu en az bugünün az sonra biteceğini ve yarının bugün, bugününse dün de kalacağını bildiğim kadar biliyorum. Malesef...

10 Haziran 2011 Cuma

Jelibon

Kocaman gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Önce görmemezlikten gelip ekmeğime balı masa örtüsüne damlamasın diye tüm dikkatimle sürmeye devam ettim. Fakat halen taciz devam ediyordu, “ne var?” der gibisine bir bakış fırlattım. Hiç oralı olmamışçasına ağzına sonuna kadar açıp dilini dışarı çıkardı. Uzun süredir çiğnediği kaşar peyniri sarımsı tükürüklü acı çekişen bir jelibona dönüşmüştü. Annesine “ne yapıyor ya bu salak” dercesine baktım. Annesi de bu durumdan utanmamış olacak ki olağan bir şekilde “yapma kızım hadi kaşarlarını bitir.” diyip kızın sanki havalı ponpayla şişirilmiş balon yanaklarına kocaman bir öpücük kondurdu. Kız sanki mükafat almışçasına ağzındaki “jelibonu” bir daha çiğneme zahmetinde bile bulunmadan afiyetle mideye indirdi ve gözlerini bana dikmeye devam etti. Bebeğin annesi yani Sevtap Abla “Okul nasıl gidiyor,Uğurcuğum?”diye sordu annemin yaptığı ıspanaklı böreği bıçağıyla nazik bir şekilde ikiye ayırırken. Sevtap Abla, “genç anne” kategorisine sokabileceğimiz yaşlardaydı, kocası kuzenim Mithat Ağabey’le okulu biter bitmez evlenip kariyer mi çocuk mu sorusuna kocasının dolgun maaşını ve iki aileden de gelen fena sayılmayacak mal varlığa  güvenip “Tabi ki önce çocuk  sonradan kariyere her zaman başlayabilirim önemli olan çocuğumun iyi yetişmesi.” dedi kayınvalidesine ve ev hanımlığına iki yıldan beri mutlu bir şekilde devam etmekte.  “İki gün sonra finaller başlıyor işte Pazartesi.”dedim.Jelibon,(ona artık jelibon demeye karar verdim,evet şuan) iki yana doğru toplanmış saçlarıyla Japon animelerinden fırlamış olan kafasını bir sağa bir sola sallayarak çeşitli şirinlikler yapmaya çalışıyordu ama kaale almadım. “Sen elektronik mühendisliğinde okuyordun değil mi?” diye sordu Sevtap Abla. “Evet”dedim. “İnşallah benim güzel kızım da büyüyünce mühendis olacak abisi, değil mi Su Nazcığım?” diyerek yine balon yanaklara kocaman bir öpücük kondurdu. Gıcık yardımcı adlardan toplama “su” ve “naz”cık ne annesini ne beni sallıyordu onun yerine tabağında ki dilimlenmiş onlarca kaşara tek tek parmak basmakla meşguldu. Daha demin durduk yere gözlerini dikmiş bana bakıyordu şimdi benim gibi olması istenince küçümser bir şekilde beni kaele almıyordu. Ben onu kaele almadım diye o da beni mi kaele almıyordu. “Küstah!” diye içimden geçirdim. Hem nimeti de ziyan ediyordu, daha fazla dayanamayarak “neyse ziyade olsun, ben kalkayım.” dedim ve arkama bile bakmadan hızla odama girip, bilgisayarımı açtım. Bilgisayar kendine gelir gelmez, facebook’u açtım. “İnşallah buradadır, inşallah buradadır.” şeklinde kendimce totem yaparken isminin yanında yanan yeşil noktayı görünce dünyalar benim oldu. Derin bir nefes aldım, facebook’un küçük chat’inde büyük umutlar kurarak başladım:
-Selam..
-Slm.
-Nabersin?
-İyi sen
-İyiyim, sağol
*Bekleme,bekleme,bekleme… Düşün,düşün ne diyeceğini düşün. Buldum!
-Sizin finallerde bu hafta mıydı?
-Yani…
-Ne bileyim hani bölüm farklı olduğu için belki farklı bir tarihte başlar diye düşünmüştüm :)
*Salak!Salak!Salak!Salak!Salağım ben!
-Final tarihlerinin herkes için aynı olduğunu hala öğrenemedin mi :)
*Güldü lan?!
-Kem küm :)
- :)
*Yürü be!
-Ee nasıl çalışıyor musun?
-Yarın başlarım.
-Hadi ya, ben iki haftadır yardırıyorum.
*Yardırıyorum ne ya.
-Mühendislik okumamanın faydaları :)
*Haklı.
- Kendine motivasyon dinlenmesi verdin yani :) Yatacak mısın bütün gün
- O dinlenme uzun süredir var ki zaten.Bilmem heralde dışarı çıkarım bu akşam.
Yüzümde aptal bir ifade ve heyecanla ekrana bakarken, kapının kolundan hafif gıcırdama sesleri geliyordu. Bu o olmalıydı; “Jelibon”. Kapının kolu yavaşça aşağıya indi, tek kolu hala kapının kolunda ayaklarının ucunda sallanan bir maymun gibi bana sırıtıyordu. Yapışık,tam vaktinde gelmişti. Dikkatimi tekrar “heralde dışarı çıkarım bu akşam”a vermeye başladım. Ne yazmalıydım acaba kendimi davet ettirmem ayılık mı olur diye düşünüyordum. Hızlı ve kısa adımlarla bilgisayar masamın ucuna kadar geldi. Tek eliyle masayı sıkıca kavradı önce ekrana sonra bana uzun uzun baktı. Ardından elini bir anda masadan çekip sandalyemin arkasından dolaşarak masanın diğer ucuna gitti. Ayak parmaklarının üstünden yükselerek masanın üstünde duran kampta kazandığım yüzmede üçüncülük aldığımı belirten küçük camdan plaketimi eline aldı.Jelibona bakmadan “kırma sakın.”dedim. Üstünde ki kabartmaları sevmiş olacak ki parmaklarıyla bütün harflere dokundu. Ben hala bir yandan ekrana bakmaya devam ediyordum, ne yazmalıydım? Chat kutucuğunda bana bir şeyler yazdığını gördüm sonra durdu, ileti gelmedi. Kolum birden sarsıldı. Jelibon, tırnaklarını koluma batırmış şekilde çekiştirip duruyordu. Sert bir şekilde kolumu çektim. Buna içerlenmiş olacak ki elinde ki cam plaketin aynı anda yere düşüp parçalanması bir oldu. Önce yere dağılmış plaket eskisi cam parçalarına sonra ekrana baktım ileti gelmiş mi diye. Konuşma kutucuğunda isminin yanında orada olmadığını belli eden kırmızı nokta belirmişti. Naz Su (isime bak) yani Jelibon ise pis pis sırıtıyordu. “Ne yaptın sen ya” diye bağırdım. Bağırmamın nedeni plaketi kırması mıydı yoksa onun çevrimdışı olması mıydı bilmiyorum ama tüm hiddetimle bağırmıştım. Bağırma sonrası yaşanan saniyelik pişmanlık içimi kapladı. Artık çok geçti; Jelibon’un minik dudakları aşağı doğru kıvrılmış, balon yanakları yer çekimine daha da karşı koyamaz olmuş ve gözleri dolmuştu. Olan oldu: feryat ve haykırarak ağlama! “Anneiiiaaaaaaa!” şeklinde bir şey diyordu durmadan ağlarken. Ve yine beklenen gerçekleşti kapıda annem ve Sevtap Abla belirdi. Çocuğuna zarar vermiş, pislik biriymişim gibi tüm analık duygularını ön plana çıkararak kaptı Jelibonu kucağına aldı ve sakinleştirmek için hoplatmaya başladı bitmeyen “şşşş tamam, şşşşş”lerle. “Uğur ne oldu, oğlum?” dedi annem. “Baksana anne, üçüncülük plaketimi kırdı.”. “Bunun için mi bağırdın, çocuğa” dedi annem. Ne için bağırılır ki bir çocuğa diye düşündüm “evet bunun için”.“Çok önemli bir şey sanki altı üstü dört kişi katılmıştı o yarışmaya ve aralarında en büyükleri sendin tam onyedi yaşındaydın”. “Kural hatası yok ki onsekiz yaş altı olan herkes katılabiliyordu.Ve sonuç olarak üçüncü olmuştum.”dedim. “Bir çocuğun da ayağına kramp girmişti.”. O an tüm odayı bir sessizlik kapladı. Sevtap Abla boş boş yüzüme baktı “Neyse biz artık gidelim.”diyerek bozdu sessizliği. Jelibon annesinin boynuna sarılmış giderken bana tüm sitemkar bakışlarını attı. Sanki “kendi başarısızlıklarının acısını kendinden güçsüz olanlardan çıkartan bir zavallısın sen.” der gibiydi. İki yaşındaki bir bebek bunları düşünmemişti belki ama ben kendimi öyle hissetmiştim. Odamdan çıktım. Sevtap Abla, Jelibon’un ayakkabılarını giydiriyordu. Mutfağa koştum, dolabı açtım; çikolata bitmişti. Tezgahın üzerinde duran Jelibon’un yiyemediği kaşar peynirli tabağını gördüm. Havayla temastan birazcık kurumuşlardı ama yenmeyecek gibi değillerdi. Hemen bir peçeteye hepsini doldurdum. Sevtap Abla ve annem kapının ağzında öpüşüyorlardı. Yanlarına koştum, Jelibon’un balon yanaklarına kocaman bir öpücük kondurdum. Elimdeki peçeteyi ona uzattım “Al jelibon gibi yersin” dedim. Peçeteyi büyük bir acemilikle, birazda annesinin yardımıyla açtı içindeki kurumuş kaşar peynirlerini görünce yüzünü ekşitti ve hepsini yere attı. Sevtap Abla suratıma dik dik  baktı “hadi allahaısmarladık.” dedi. Annemin yüzüne bile bakmadan koridora gittim duvara yaslı duran elektrik süpürgesini aldım. Fişe taktım ve makinenin kurumuş “jelibon”ları kolayca yutması için emiş gücünü son seviyeye getirirdim. 

Uzaklık

Sana biraz uzaklık vermek isterdim
Benden biraz uzak
Gelemeyeceğim
Hiç göremeyecek kadar seni
Sana biraz uzaklık vermek isterdim
Sen yürürken gideceğin yere
Yetişemeyeceğim
Takatım kalmayacak kadar
Sana biraz uzaklık vermek isterdim
Kokunu duyamayacağım
Hiçbir kadında bulamayacağım
Tenin kadar
Sana biraz uzaklık vermek isterdim
Düşünemeyeceğim
Hissedemeyeceğim
Her kadehte
Her şişenin dibinde seni arayamayacağım
Sana biraz uzaklık vermek isterdim
Sevgilim
Seni sevemeyeceğim
Yüreğimde gezinemeyeceğin kadar
Sana biraz uzaklık vermek isterdim
Sende bulamadığım yakınlık kadar