Kocaman gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Önce görmemezlikten gelip ekmeğime balı masa örtüsüne damlamasın diye tüm dikkatimle sürmeye devam ettim. Fakat halen taciz devam ediyordu, “ne var?” der gibisine bir bakış fırlattım. Hiç oralı olmamışçasına ağzına sonuna kadar açıp dilini dışarı çıkardı. Uzun süredir çiğnediği kaşar peyniri sarımsı tükürüklü acı çekişen bir jelibona dönüşmüştü. Annesine “ne yapıyor ya bu salak” dercesine baktım. Annesi de bu durumdan utanmamış olacak ki olağan bir şekilde “yapma kızım hadi kaşarlarını bitir.” diyip kızın sanki havalı ponpayla şişirilmiş balon yanaklarına kocaman bir öpücük kondurdu. Kız sanki mükafat almışçasına ağzındaki “jelibonu” bir daha çiğneme zahmetinde bile bulunmadan afiyetle mideye indirdi ve gözlerini bana dikmeye devam etti. Bebeğin annesi yani Sevtap Abla “Okul nasıl gidiyor,Uğurcuğum?”diye sordu annemin yaptığı ıspanaklı böreği bıçağıyla nazik bir şekilde ikiye ayırırken. Sevtap Abla, “genç anne” kategorisine sokabileceğimiz yaşlardaydı, kocası kuzenim Mithat Ağabey’le okulu biter bitmez evlenip kariyer mi çocuk mu sorusuna kocasının dolgun maaşını ve iki aileden de gelen fena sayılmayacak mal varlığa güvenip “Tabi ki önce çocuk sonradan kariyere her zaman başlayabilirim önemli olan çocuğumun iyi yetişmesi.” dedi kayınvalidesine ve ev hanımlığına iki yıldan beri mutlu bir şekilde devam etmekte. “İki gün sonra finaller başlıyor işte Pazartesi.”dedim.Jelibon,(ona artık jelibon demeye karar verdim,evet şuan) iki yana doğru toplanmış saçlarıyla Japon animelerinden fırlamış olan kafasını bir sağa bir sola sallayarak çeşitli şirinlikler yapmaya çalışıyordu ama kaale almadım. “Sen elektronik mühendisliğinde okuyordun değil mi?” diye sordu Sevtap Abla. “Evet”dedim. “İnşallah benim güzel kızım da büyüyünce mühendis olacak abisi, değil mi Su Nazcığım?” diyerek yine balon yanaklara kocaman bir öpücük kondurdu. Gıcık yardımcı adlardan toplama “su” ve “naz”cık ne annesini ne beni sallıyordu onun yerine tabağında ki dilimlenmiş onlarca kaşara tek tek parmak basmakla meşguldu. Daha demin durduk yere gözlerini dikmiş bana bakıyordu şimdi benim gibi olması istenince küçümser bir şekilde beni kaele almıyordu. Ben onu kaele almadım diye o da beni mi kaele almıyordu. “Küstah!” diye içimden geçirdim. Hem nimeti de ziyan ediyordu, daha fazla dayanamayarak “neyse ziyade olsun, ben kalkayım.” dedim ve arkama bile bakmadan hızla odama girip, bilgisayarımı açtım. Bilgisayar kendine gelir gelmez, facebook’u açtım. “İnşallah buradadır, inşallah buradadır.” şeklinde kendimce totem yaparken isminin yanında yanan yeşil noktayı görünce dünyalar benim oldu. Derin bir nefes aldım, facebook’un küçük chat’inde büyük umutlar kurarak başladım:
-Selam..
-Selam..
-Slm.
-Nabersin?
-İyi sen
-İyiyim, sağol
*Bekleme,bekleme,bekleme… Düşün,düşün ne diyeceğini düşün. Buldum!
-Sizin finallerde bu hafta mıydı?
-Yani…
-Ne bileyim hani bölüm farklı olduğu için belki farklı bir tarihte başlar diye düşünmüştüm :)
*Salak!Salak!Salak!Salak!Salağım ben!
-Final tarihlerinin herkes için aynı olduğunu hala öğrenemedin mi :)
*Güldü lan?!
-Kem küm :)
- :)
*Yürü be!
-Ee nasıl çalışıyor musun?
-Yarın başlarım.
-Hadi ya, ben iki haftadır yardırıyorum.
*Yardırıyorum ne ya.
-Mühendislik okumamanın faydaları :)
*Haklı.
- Kendine motivasyon dinlenmesi verdin yani :) Yatacak mısın bütün gün
- O dinlenme uzun süredir var ki zaten.Bilmem heralde dışarı çıkarım bu akşam.
Yüzümde aptal bir ifade ve heyecanla ekrana bakarken, kapının kolundan hafif gıcırdama sesleri geliyordu. Bu o olmalıydı; “Jelibon”. Kapının kolu yavaşça aşağıya indi, tek kolu hala kapının kolunda ayaklarının ucunda sallanan bir maymun gibi bana sırıtıyordu. Yapışık,tam vaktinde gelmişti. Dikkatimi tekrar “heralde dışarı çıkarım bu akşam”a vermeye başladım. Ne yazmalıydım acaba kendimi davet ettirmem ayılık mı olur diye düşünüyordum. Hızlı ve kısa adımlarla bilgisayar masamın ucuna kadar geldi. Tek eliyle masayı sıkıca kavradı önce ekrana sonra bana uzun uzun baktı. Ardından elini bir anda masadan çekip sandalyemin arkasından dolaşarak masanın diğer ucuna gitti. Ayak parmaklarının üstünden yükselerek masanın üstünde duran kampta kazandığım yüzmede üçüncülük aldığımı belirten küçük camdan plaketimi eline aldı.Jelibona bakmadan “kırma sakın.”dedim. Üstünde ki kabartmaları sevmiş olacak ki parmaklarıyla bütün harflere dokundu. Ben hala bir yandan ekrana bakmaya devam ediyordum, ne yazmalıydım? Chat kutucuğunda bana bir şeyler yazdığını gördüm sonra durdu, ileti gelmedi. Kolum birden sarsıldı. Jelibon, tırnaklarını koluma batırmış şekilde çekiştirip duruyordu. Sert bir şekilde kolumu çektim. Buna içerlenmiş olacak ki elinde ki cam plaketin aynı anda yere düşüp parçalanması bir oldu. Önce yere dağılmış plaket eskisi cam parçalarına sonra ekrana baktım ileti gelmiş mi diye. Konuşma kutucuğunda isminin yanında orada olmadığını belli eden kırmızı nokta belirmişti. Naz Su (isime bak) yani Jelibon ise pis pis sırıtıyordu. “Ne yaptın sen ya” diye bağırdım. Bağırmamın nedeni plaketi kırması mıydı yoksa onun çevrimdışı olması mıydı bilmiyorum ama tüm hiddetimle bağırmıştım. Bağırma sonrası yaşanan saniyelik pişmanlık içimi kapladı. Artık çok geçti; Jelibon’un minik dudakları aşağı doğru kıvrılmış, balon yanakları yer çekimine daha da karşı koyamaz olmuş ve gözleri dolmuştu. Olan oldu: feryat ve haykırarak ağlama! “Anneiiiaaaaaaa!” şeklinde bir şey diyordu durmadan ağlarken. Ve yine beklenen gerçekleşti kapıda annem ve Sevtap Abla belirdi. Çocuğuna zarar vermiş, pislik biriymişim gibi tüm analık duygularını ön plana çıkararak kaptı Jelibonu kucağına aldı ve sakinleştirmek için hoplatmaya başladı bitmeyen “şşşş tamam, şşşşş”lerle. “Uğur ne oldu, oğlum?” dedi annem. “Baksana anne, üçüncülük plaketimi kırdı.”. “Bunun için mi bağırdın, çocuğa” dedi annem. Ne için bağırılır ki bir çocuğa diye düşündüm “evet bunun için”.“Çok önemli bir şey sanki altı üstü dört kişi katılmıştı o yarışmaya ve aralarında en büyükleri sendin tam onyedi yaşındaydın”. “Kural hatası yok ki onsekiz yaş altı olan herkes katılabiliyordu.Ve sonuç olarak üçüncü olmuştum.”dedim. “Bir çocuğun da ayağına kramp girmişti.”. O an tüm odayı bir sessizlik kapladı. Sevtap Abla boş boş yüzüme baktı “Neyse biz artık gidelim.”diyerek bozdu sessizliği. Jelibon annesinin boynuna sarılmış giderken bana tüm sitemkar bakışlarını attı. Sanki “kendi başarısızlıklarının acısını kendinden güçsüz olanlardan çıkartan bir zavallısın sen.” der gibiydi. İki yaşındaki bir bebek bunları düşünmemişti belki ama ben kendimi öyle hissetmiştim. Odamdan çıktım. Sevtap Abla, Jelibon’un ayakkabılarını giydiriyordu. Mutfağa koştum, dolabı açtım; çikolata bitmişti. Tezgahın üzerinde duran Jelibon’un yiyemediği kaşar peynirli tabağını gördüm. Havayla temastan birazcık kurumuşlardı ama yenmeyecek gibi değillerdi. Hemen bir peçeteye hepsini doldurdum. Sevtap Abla ve annem kapının ağzında öpüşüyorlardı. Yanlarına koştum, Jelibon’un balon yanaklarına kocaman bir öpücük kondurdum. Elimdeki peçeteyi ona uzattım “Al jelibon gibi yersin” dedim. Peçeteyi büyük bir acemilikle, birazda annesinin yardımıyla açtı içindeki kurumuş kaşar peynirlerini görünce yüzünü ekşitti ve hepsini yere attı. Sevtap Abla suratıma dik dik baktı “hadi allahaısmarladık.” dedi. Annemin yüzüne bile bakmadan koridora gittim duvara yaslı duran elektrik süpürgesini aldım. Fişe taktım ve makinenin kurumuş “jelibon”ları kolayca yutması için emiş gücünü son seviyeye getirirdim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder