Bir varmış bir yokmuş. Yıllardan bir yıl günlerden bir gün kimsenin bilmediği kimsenin gitmediği bir yerde kocaman bir şato varmış. Bu şatoda bir adam ve onun oğlu yaşarmış. Adam dünyanın en iyi, en ünlü ve en çok okunan yazarlarından biriymiş. Adamın yazmak dışında bu hayatta en çok sevdiği şeyse karısıymış. Karısı da adamı çok seviyormuş ve yıllardır ondan bir çocuğu olsun istiyormuş. Dileği sonunda gerçekleşmiş. Ama karısı çocuğunu doğururken ölmüş. Adam bunun üzerine hayata küsmüş ve bütün geçmişini bırakıp kimse tarafından rahatsız edilemeyeceği bir yere, esrarengiz bir şatoya taşınmış. Adam önce oğlunu yanına almamayı düşünmüş. Tam onu zengin bir komşularının evinin önüne bırakacakken karısından kalan yadigara son bir kez bakmak istemiş. Bebek ona tüm samimiyetiyle gülümsüyormuş. Bu gülümseme ona karısını hatırlatmış. Ve oğlunu da yanına almaya karar vermiş. Adam oğlunun doğal ihtiyaçlarını karşılamak dışında sadece yazıyormuş. Yazmaktan yorulduğu akşamlarda ise odasına kapanıp sızına kadar içiyormuş. Adam yazdıklarını yayınlamadığı için okuyucuları merak içinde onu bekleyip duruyorlar, hatta bazıları onun öldüğünü düşünüyormuş. Adam yazdıklarını şatonun en büyük odasında sayfalar halinde muhafaza ediyormuş. Yıllar böylece geçmeye başlamış adam yazmış yazdıkları odayı yavaş yavaş doldurmuş, bebek ise önce yürümüş sonra konuşmuş ve okula gidecek yaşa gelmiş hatta geçiyormuş. Fakat çocuk şatoda çok sıkılıyormuş hiç arkadaşı yokmuş. Çocuğun tek arkadaşı aynada ki kendisiymiş. Sabahtan akşama kadar aynanın karşısında kendisiyle konuşuyormuş. Aynada ki kendisine bir gün babasının yazdıklarını götürmüş. Bak demiş bunlar benim yazdıklarım. Bende babam gibi yazacağım demiş. Aynada ki “sen yazamazsın ki hala okumayı da yazmayı da bilmiyorsun” demiş. Hayır yazacağım demiş çocuk tıpkı babam gibi bak onun gibi de imza atacağım bitirdiğim zaman demiş ve babasının yazdıkları şeyler bitince neredeyse yarım sayfayı dolduran “SON” kelimesini göstermiş. Aynada ki “pek de güzel bir imza sayılmaz” demiş. “Hayır” demiş çocuk “Çok güzel!”. Çocuk, aynada kendisiyle konuşmaktan sıkıldığı zamanlarda ise büyük bir hayranlıkla babasını izliyormuş. Hiç ses çıkarmadan onu taklit ediyormuş. Kalemini önünde duran koskocaman siyah mürekkebe batırıp kağıda eğilişini, elini kalemin mürekkebi bitene kadar kaldırmayışını arada sırada kalemin ucunu diliyle ıslatmasını izliyor ve taklit ediyormuş. Adam yazdıkça boş kağıtlar azılıyor, dolu kağıtlar üst üste bir kule gibi yükseliyormuş. Bir gün çocuk yine babasını sessizce izlerken mürekkebin bitmek üzere olduğu fark etmiş. Mürekkebi kabına uzanmak için elini uzatırken adam elini yakalamış.
“Ben çalışırken beni rahatsız etme demedim mi sana.”.
“Ama mürekkebin bitmişti baba, dolduracaktım.” demiş çocuk, raftaki mürekkep şişesini göstererek.
“Lüzumu yok ben doldururum sonra hadi sen git yat artık.” Kaşlarını çatmış yüzünü ekşitmişti bunu söylerken.
Sesi titreyerek “Baba ben ne zaman okuyup yazacağım?” demiş çocuk.
“Zamanı gelince ben öğreteceğim.” eliyle göğsüne vurarak gururla söylemiş bunu adam.
“Yalan söylüyorsun yıllardır aynı yalanı söylüyorsun, ben yazmak istiyorum senin gibi yazmak istiyorum. Senin gibi!”.
Adam çocuğu kolundan tutmuş “Hadi dışarı, git yatağına yat.”. Çocuğu dışarıya kadar bir çuval gibi sürüklemiş ve kapıyı üstüne kapatmış. Çocuk ağlamaya başlamış “ben yazmak istiyorum” diye bir yandan ağlıyormuş bir yandan kapıyı yumrukluyormuş. Kapının üst kısmındaki buğulu camdan çocuğun gözyaşları süzülüyormuş. Adam kendi kendine söylenmiş, rafa doğru ilerlemiş kitapların ardına sakladığı şarap şişesini kafasına dikmeye başlamış. Çocuk babasının şişeyi kafasına diktiğini buğulu camdan bir figür olarak görmüş. “Mürekkep içiyor!” demiş kendi kendine. Çocuk hemen odasında ki aynaya koşmuş. “Babam mürekkep içti” demiş. Aynadaki yansıması önce ona gülmüş ama çocuk yeminler üstüne yeminler etmiş. Aynadaki yansıması en sonunda ona inanmış ve çocuğa şöyle demiş. “Demek baban yazma gücünü mürekkep içerek alıyor.”. Çocuk başıyla onaylamış “Kalemi de diline ondan bastırıyormuş.” demiş çocuk.
“ O zaman sende...”
“ O zaman bende...”
“ Mürekkep içerim.” demiş çocuk...
Çocuk, babasının kapısının önüne gelmiş, ışık sönene kadar saatlerce beklemiş. Işık sönmüş. Ama hemen girmemiş içeriye, beklemiş ta ki babasının horlamasını duyana kadar. Çocuk kapıyı yavaşça açmış, kafasını kapıdan aralığından içeri sokup içeriye göz atmış. Babası masanın önünde oturmuş bir vaziyette elinde boş bir şişeyle horlaya horlaya uyuyormuş. Çocuk boş şişeyi görünce “hepsini içmiş” diye düşünmüş. Yavaşça masaya doğru yaklaşmış babasının elindeki boş şişeden şişenin ucuna dilini değdirerek tadına bakmış. Çok acı ve sertmiş “iğrenç, nasıl içiyor her gece bu mürekkebi” diye düşünmüş. Ben nereden bulacağım başka mürekkep şişesi diye loş karanlıkta etrafına bakınıyormuş. Gözleri rafta aynı şekilde duran mürekkep şişesini görünce neredeyse havalara zıplayacakmış. Kendisini zor tutmuş ürkek adımlarla rafa doğru yönelmiş. Parmak uçlarının üstüne basarak şişeyi almış. Ve yine parmak uçlarına basarak önce masanın üstünde duran kalemi sonra da alabildiği kadar boş sayfayı alıp odayı sessiz bir şekilde terk etmiş ve yavaşça kapıyı kapatmış. Sonra hızlı adımlar ve içinde sevinç çığlıklarıyla babasının yazdığı yazıları muhafaza ettiği büyük odaya gitmiş. İçerisi yazılmış milyonlarca kağıt yığınıyla doluymuş. Küçücük bir alan hariç her yer ağzına kadar sayfalarla çevriliymiş. Elinde ki boş kağıtları yere bırakmış, kalemi mürekkep şişesinin içine batırıp çıkarmış ve kağıtların üzerine bırakmış. “Ben de babam gibi olacağım” diyip mürekkep şişesini kafasına dikmiş.
Sabah olduğunda adam büyük bir baş ağrısıyla uyanmış. Dün gece içmeden önce yazdıklarını alıp, muhafaza ettiği odaya götürmüş. Odaya girdiğinde önce burnuna çok kötü bir koku gelmiş. İçersi sanki savaş alanına dönmüş, kağıtlar her yere dağılmış. Ve kağıtların üstünde siyah lekeler varmış. Adam lekeye yaklaşınca bunun siyah kusmuklar olduğunu fark etmiş. Ve kağıtların arasında oğlunun ayaklarını fark etmiş. Hızla üstünde ki kağıtları bir kenara fırlatmış. Oğlu elinde bir kağıt parçasını sıkıca kavramış; gözleri açık, ağzının kenarında siyah kusmuklar kurumuş ve tıpkı annesi gibi gülümsüyordu. Adam, çocuğun elindeki kağıda bakmış. Titrek, acemi bir el yazısıyla “SON” yazıyormuş.
Siyah Kusmuk
2011
Siyah Kusmuk
2011